TURNALAR UÇUN…

,

TURNALAR UÇUN…

“Aşk’a dair, aşk üzerine çok şey söyledim, çok şey yazdım ancak aşk ile karşılaşınca bütün söylediklerimden ve bütün dediklerimden utandım”

                                                                       Mevlâna Celaleddin Rûmi

Böyle demiş aşkın sultanı… Aşkı neyin belirlediğini, nasıl bir şey olduğunu anlamak, anlatmak zor. Hatta imkânsız. Ancak âşığın hallerini gözlemlemek mümkün. Bizim yapabildiğimiz de bu kadar, bundan ibaret; aşığın hâline bakıp aşkın ne olduğunu anlamaya çalışmak… Ne zamana kadar? Tâ ki “aşk denilen püsküllü bela” başımıza gelene kadar…

Söz gelimi; eğer âşık bir köylü çocuğuysa, toprakla, traktörle, pullukla, başakla özdeşleşir aşk... Tıpkı şu hikayede olduğu gibi...

Günlerden bir gün… Hikâye bu ya… Yolu düşer, şehirli bir kız gelir, köyün birine... Gözlerinin rengini çağla bademinden, saçlarının sarısını dolgun başaklardan almış… Keklik gibi seker, tay gibi sıçrar, yay gibi gerinir... Sarı saçları savrulur, etekleri havalanır, şehirli kız umursamaz dolanır... Çıkarır ne varsa üstünde başında, atlar köpük köpük sulara... Balık gibi yüzer, yıkanır, hiç bakmaz sağına soluna...

Derken; sarıkız böyle sularla sere serpe oynaşırken, köyden bir delikanlı görür onu... Delikanlının kanı kaynar, yüreği hoplar, aklı başından uçar... Bir nağme salar kuşun kanadıyla, şehirli kızına...

Sonra ne mi olur?.. Onun orasını delikanlının ağzından dinleyelim...

……

“Gara toprağım, draktörüm, pulluğum… Ey adını istikbal koyduğum… Başak başak sarardım aşkınla, soğuk vurmuş sebzeye döndüm bakışınla etme gıızz, diye nağme saldıydım ona, gızı gızıvermiş bana... Allah´ın ayısı n´olcek, demiş, beni benzete benzete kara toprağa benzetmiş... Ah be hançer bakışlım, keklik sekişlim… Ya ben sana ne diyeydim?.. Altınım, incim mücevheratım desem, daha mı bi makbule geçerdi yanında? Halbuki ben seni; anamin ak sütü gibi helalim, toprağım gibi mukaddesim bilmeyi dilediydim.”

…….

Köy çocuğu alıngan olur... Alınmıştır, incinmiştir, gücüne gitmiştir aşağılanmak. Ama ne çare, gönlünü kaptırmıştır bi sefer şehirli dilbere. Geçen günler, değişen mevsimler söndüremez yüreğindeki aşk ateşini... Dağlara, taşlara, uçan kuşlara söz geçirir de bir yüreğine söz dinletemez. Derdi büyür de büyür.

Türkülere döker içini, türkülerde bulur kendini. Sonunda dayanamaz, alır eline bir saz, terk eder köyünü. Şehir şehir, memleket memleket dolaşıp sarı kızı arar. Kime sorsa sa sarı kızı, kime dökse içini güler geçer.

“Şehir dediğin koca memleket. Öyle yerini yurdunu, adını sanını bilmediğin, gözü yeşil saçı sarı diye aranır mı kişi, aranıp da bulunur mu köylük yeri mi burası. Sen aklını yitirmişsin” derler.  

O vazgeçmez dolanır durur memleket memleket. Günler günleri, aylar ayları kovalar. Zaman zamanı kovalarken sevdası da büyür de büyür. Büyüdükçe ağırlaşır. Öyle ağırlaşır ki gayrı ne bedeni ne de yüreği taşıyamaz olur bu sevdayı. Takati kesilir, dermansız kalır. Sonunda dayanamaz döner gerisin geri köyüne; yüreğinde dağ gibi yüküyle. Yemeden içmeden kesilir. İyice elden ayaktan düşer. İnce hastalığa yakalanır. Son bir kez daha gider sarı kızın dolanıp durduğu, serin sularında yüzdüğü ırmağın kenarına. Oturur bir kayanın üstüne. Seslenir bir turna kuşuna.

"Ey turna kuşu öyle yüksekten uçma. Gel hele şöyle, kon yamacıma. Bir nağme daha vereyim de götür sarı kıza."

Âşığın hâlinden en iyi turna kuşu anlar, derler. Turna kuşu ikiletmez âşığın dileğini, hemen gelip konar yanı başına. Delikanlı bir nağme daha yazar, takar kuşun kanadına. Der ki:

"Sarıkız... Canımı canımdan alan, gönlümü çalan kız... Derdin de güzeldi en az senin kadar, benim yolum tükendi buraya kadar. Benden sonra eğer, gene gelirsen bizim buralara… Köyümün tozu toprağı gene konarsa ayaklarına… Sakın silme... O benim... O benim ayaklarına kapanan… O benim mahşerde bile seni arayan..."

Ve çok geçmez, göçer gider delikanlı; yüreğinde sarı kız’ın sevdası...

Derler ki; o turna kuşu hâlâ o delikanlının nağmesini taşır kanadında ve dolanır durur, sarı kızı arar, dünyanın dört bir yanında...

Sarıkız bilmez, anlamaz diye kuşun dilinden, birde türkü yakarlar dertli aşığın ağzından… Ve o günden beri, toyda düğünde, bayramda seyranda bu türküyü söylerler. Belki sarıkız duyar, duyar da gelir diye...

“Yeşil gözlerini ufkuma ger ki

Bahar geldi diye şarkı söylüyem

Sarı saçlarını yüzüme ser ki

Koklayıp öperek yaz geldi diyem

 

Turnalar uçun, yayladan geçin

Yârimi seçin turnalar

 

Gurbet elde kaldım, hâlim nicedir

Derdim şu dağlardan daha yücedir

Ayrılık sevene bilmecedir

Çözemedim bilmeceyi neyleyim

 

Turnalar uçun, yayladan geçin

Yarimi seçin, turnalar heeyy…

 

Ekinler sarardı, biçtik, güz geldi

Hakk’a şükür bu yıl bire yüz geldi

Nidem ki yokluğun pek öksüz geldi

Sen yeterdin ekinleri neyleyim…

 

Turnalar uçun, yayladan geçin

Yarimi seçin, turnalar heeyy…"

Turna kuşu sarıkızı buldu mu, bulmadı mı?.. Bu türküyü duydu mu, duymadı mı, duydu da umursamadı mı, bilmem gayri... Ama ben bu türküyü ne zaman dinlesem iki damla hüzün taşar yüreğimden ve her bir damla dile gelip şöyle der sevgiliye:

Birinci damla; “ne kadar isterdim gözlerimi sana verebilmeyi, benim sende gördüklerimi sen de görebilesin diye...”

ikinci damla; “yumruk kadar yüreğime kâinat büyüklüğünce bir sevgi sığdırdım; hepsini de senin uğruna sebil ettim… Helâl-i hoş olsun sevdiğim…”

…/…

 

…………………………………………………

İlk yazım: 2003 - İdealtepe

Son yazım: 2018 - Sepetlipınar