KUSUR GÖRMEK DEĞİLDİR İŞİMİZ BİZİM

,

KUSUR GÖRMEK DEĞİLDİR İŞİMİZ BİZİM

 

Adem vardır cismi temiz

Alır abdest olmaz temiz

Halkı tan’eylemek nemiz

Bilcümle vebal bizdedir

 

Arı vardır uçup ezer

Teni tenden geçip gezer

Softa bizden kaçıp gezer

Arı biziz bal bizdedir

               Şah Hatayî

 

Bismi şah...

Allah Allah eyvallah...

Üçler, yediler, kırklar,

erenler meclisine aşk’olsun...

Destuur...

 

Haaayyy Hak...

Hak dostum hak...

 

Diye başlayalım söze, saygı ve muhabbetlerimizi sunarız cümlenize. Bendeniz aciz, fakir, kemter kulun temennisi o dur ki; yüce Rabb’im sağlık, başarı ve senlik versin hepinize...

 Efendim; cumanız hayr’ola, hayırlar feth’ola, şerler def’ola, yalancılar, iki yüzlüler berbat ola, perişan ola, dertliler deva, hastalar şifa bula...

 Haneniz huzurlu, alış-verişiniz bereketli, vücudunuz sıhhatli, gıdanız muhabbet ola...

 Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin, başına geleceği, kadir Mevlâ’m bilir demişler, iyi için iyi, kötü için kötü söylemişler...

 Biz de akıl danıştık bilenden anlayandan, destur aldık dört kapı kırk makamdan, öylece girdik bu alana, selâm verdik dört bir yana, sözümüz anlayana, anlayana, anlayabilene...

 Göz verildi, görülsün diye, kulak verildi, dinlensin diye, dil verildi, söylensin diye... Ben de gezdim, gördüm, dinledim ve dahi söyledim ki; bilinsin diye...

 Bu alan, bu meydan; Hak’kın Hak’ça doğrunun doğruca söylendiği yerdir, cümle ademoğlu birbiriyle kardeştir...

 Alacağı olan alsın, vereceği olan versin, diyeceği olan desin amma, sakın kimse kimseye kem gözle bakmasın, kötü niyet beslemesin...          Zira aldatan aldanır, yanıltan yanılır, arayan bulur, veren alır... İnanmayan çıkar Hak divanında görür...

 Bizim lafımız kimseye değil ortaya beğenen beğenir kendine alır, beğenmeyen beğenmez lafımız bize kalır...

 
Haaayyy Hak...

Hak dostum Hak...

 

İsim isme, kisim kisme, cisim cisme, semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir, kıssadan maksat hisseyi bilmektir...

 Madem ki murat kıssadan hisse almaktır; “dilin dediğine müşteri kulaktır”... Öyleyse açalım gözümüzü verelim kulağımızı yeri gelmişken analım Mevlânâ’mızı...

 Bakın ne söylemiş bu ulu kişi, koyalım takkemizi önümüze, anlamaya çalışalım şu deyişi:

 “Çok adamlar gördüm

Sırtında urba yoktu

Çok urbalar gördüm

İçinde adam yoktu...”

 
Bundan yedi asır önce, Anadolu’nun orta yerinde etmiş bu lafları, nasıl da kaldırıvermiş aradan geçen şunca zamanı...

 Biz de çok yerler gezdik, çok çarıklar eskittik. Çok adamla halleşip, çok adamla dertleştik. Çoğunun gülümseyen yüzünde nur, bakan gözünde muhabbet vardı fark etmedik hiç sırtındaki urba ne, ayağında ne vardı...

 Lâkin yine gördük bu arada, yakasında etiket, elinde kadeh dolaşan bir yığın urba; âleme ahkâm kesip caka satmaktaydı, fakat içinde ne bir can ne de bir adam vardı...

 - İşte böylece  Mevlânâ’mızı da andık, eh anlatmaya başlayalım, kıssalarımızı artık, diyeceğim amma olmaz... Öyle başlayalım deyince hemen başlanmaz her önüne gelen taşlanmaz...

*     *     *

Rahmetli babam ticaretle uğraşırdı. Toptan alır perakende satardı. Halimiz vaktimiz iyiydi çok şükür. Sıkıntı çektiğimiz söylenemezdi.

 Benim çocukluğumda bir aile ne kadar varlıklı olursa olsun, çocuk şımarmasın, alın terinin, emeğin, ekmeğin kadrini, kıymetini bilsin diye küçük denilecek yaşlardan itibaren bir yerlere çırak olarak verilirdi...

 İşte beni de kasabamızın tek aile çay bahçesi olan Seher Yıldızı Aile Çay Bahçesine çırak olarak vermişti, rahmetli babam...

 Aslında öyle çok ahım şahım bir yer değildi... Biraz genişçe kırlık bir alanın bir kenarına küçük ahşap bir baraka yapılmış içine çay ocağı, birkaç alçak masa ve tabure konmuştu.

 Hava güzel olduğu zaman dışarısı kullanılıyordu. Kırlık alanın hemen her yerine masalar ve tabureler konuyor ve gecenin geç saatlerine kadar insan eksik olmuyordu.

 O kırlık alan ustama atadan kalmış... Varlıklı biri olmadığından bu alanı ancak böyle değerlendirebilmiş, arazinin etrafını bile çevirmemişti. Sadece güneye bakan tarafa bir kapı koydurmuştu o kadar. Nasreddin hocanın türbesi gibi yani...

 Sıcak yaz aylarında bazı akşamlar ustam çay bahçesine ince saz takımı da getirirdi... Öyle zamanlarda bütün kasaba “Seher Yıldızı Aile Çay Bahçesi”ne adeta akar gelirdi... Eşrafı, fakiri, zengini, çoluğu çocuğu, kadını erkeğiyle bir anda o kırlık alan panayır yerine dönerdi...

 “Seher Yıldızı Aile Çay Bahçesi”nin senenin on iki ayında uğramayı ihmal etmeyen müdavimleri vardı, çay bahçesinin. Nargile tiryakileri ile sohbet ehli insanlardı bunlar... Hele bunların arasında ikisi vardı ki, Hacivat ile Karagöz gibiydiler desem yeridir. Hacı Gedik efendi ile Bektaş efendi...

Hacı Gedik efendi okumuş yazmış, memuriyetten emekli, varlıklı, biraz fazlaca sofu bir adamdı. Emekli olduktan sonra hacca gitmiş. Geldikten sonra evinin kapısını yeşile boyatmıştı.

 Bektaş efendi ise; adı üstünde bektaşi meşrepli, güler yüzlü, hoş sohbet, nüktedan birisiydi. Birbirleriyle edep sınırlarını aşmayan tatlı bir çekişme vardı. Nargile tiryakisiydi. Her gün mutlaka uğrar nargile içerdi. Onun nargile takımı ayrıydı. Eğer bir gün gelmeyecek olsa ustam merak eder beni evine kadar yollar;

 - Git bak bakalım bu gün neden gelmedi. Hasta mı, yoksa başka bir derdi mi var öğren gel, derdi.

 Yine günlerden bir gün, Bektaş efendi nargilesini nefesleyip dumanını yele savururken Hacı Gedik efendi gelip Bektaş efendinin bir masa ötesine oturdu. Cebinden koca bir mendil çıkarıp terini silerken derin bir soluk aldı. Kendi kendine ama biraz da etrafa duyuracak bir sesle...

 - Çok şükür ya Rabbi elhamdülillah, deyip soluklandı.

 Bu arada, Bektaş efendi dikkatle onu süzmekteydi. Ustam yanına yaklaşıp:

 - Hoş geldin Haıc Gedik efendi, dedi.

 - Hoş bulduk, dedi, içim yanıyor bir bardak soğuk şerbet getirirsen makbule geçer doğrusu...

 Hacı Gedik efendi bir yandan kendisine bakıp bir yandan nargile içen Bektaş efendiye şöyle bir baktı. Gülümsedi, elinin birini başına götürerek selamladı.

 - Selamünaleyküm Bektaş efendi, dedi.

 Bektaş Efendi de aynı şekilde gülümseyerek, kendi meşrebince karşılığını verdi:

 - Eyyvallah ve aleykümselam Hacı Gedik efendi... Nasılsınız, eyicesiniz inşaallah?..

 - Nasıl olalım Bektaş efendi, her nefeste cayır cayır yanmaktayız...

 - Niye ki?..

 - Niyesi var mı Bektaş efendi... Yeri, göğü, cümle kâinatı yaratan yüce Rabb’ime hamd ü senalar edip, her nefeste O’nun adını andıkça, O’nun muhabbetiyle, O’nun aşkıyla içimiz cayır cayır yanmakta, fokur fokur kaynamakta...

- Yaa öyle mi, maaşallah maaşaallah...

Hacı Gedik efendi ona üstün gelmenin gururuyla biraz kinayeli bir ifadeyle...

- Eee, sen nasılsın bakalım Bektaş efendi, dedi.

Bektaş efendi:

- Vallaa gördüğünüz gibi hacı efendi, biz de talim yapmaktayız işte, diye karşılık verdi.

Hacı Gedik Efendinin yüzünde istihzalı bir gülümseme belirdi...

- Neyin talimiymiş bu böyle, diye sorunca Bektaş efendi:

- Nefes talimi hacı efendi nefes, diye karşılık verip nargilesinden derin bir nefes çekti ve dumanını üfürdü. Hacı Gedik efendi gülerek:

- İlahi Bektaş efendi sen ömür adamsın vallahi... Bu nasıl nefes talimi, sen bal gibi nargile fokurdatıyorsun yahu...

- Doğrudur halimize dışardan bakınca öyle görünür ama işin aslı öyle değildir.

- Yaa öyle mi, peki nedir işin aslı?..

Bektaş efendi nargilenin üzerindeki ateşi göstererek...

- Biz aşkın harını suda serinletip öyle almaktayız.

- Deme yahu?..

- Öyle Hacı Gedik efendi öyle...

- Peki neden böyle yapıyorsun?..

Bektaş Efendi Hacı Gedik Efendiyi kastederek...

- Nargile şişesi olmamak için... İnsan geldik gene insan kalalım diye...

Hacı gedik Efendi bu cevaba biraz alınır gibi oldu ama bozuntuya vermedi. Üste çıkmaya çalıştı...

- Peki o tömbekiye ne buyurulur? Hiç kötülükten iyilik hasıl olur mu?

- Haklısın elbette kötülükten iyilik hasıl olmaz. Amma bakma sen onun tömbeki gibi durduğuna aslında o, bizim kusur ve günahlarımızdır. Onu da aşk ateşinde yakıp dumanını yele savurmaktayız...

*     *     *

İşte böyleydi bizim Hacı Gedik efendi ile Bektaş Efendinin halleri...

Şimdi düşünüyorum da; onların bu hali aklıma meşhur bir bektaşi kıssasını getirdi. 

Efendim vakt-i zamanında günlerden bir gün bir Bektaşi dervişi ile bir Mevlevi dervişi karşılaşınca Bektaşi dervişi Mevlevi’ye demiş ki:

- Yahu muhterem, benim pek bi merakıma mucip olan bir husus var, demiş... Mevlevi son derece kibar, o kendilerine has munis tavrıyla;

- Hayırdır inşaallah Baba Erenler, demiş, nedir o?..

Bunun üzerine Bektaşi:

- Acep kol yenleriniz neden bu kadar geniş diye düşünüp dururum, deyince Mevlevi dervişi gülümseyerek :

- Gördüğümüz kusurları örtmek içindir baba erenler, demiş ve eklemiş:

- Peki sizin kol yenleriniz neden bu kadar dar?

Bektaşi dervişi o muzip gülümsemesiyle şöyle cevap vermiş:

- Kusur görmek değildir işimiz bizim, bil cümle kusurları kendimizde biliriz de ondan mirim... Yani anlayacağın biz kusur görmeyiz de ondan dardır yenimiz, demiş...

Öyle ya; göz görmek istediğini görür, kulak duymak istediğini dinler, dil söylemek istediğini söyler...

Biz de bu köşede her Cuma günü güzel şeylere bakıp, güzel şeyler dinleyip, güzel şeyler söylemeye, yazmaya çalışacağız, elimizden geldiğince, dilimizin döndüğünce...

Evet benim candan aziz kadim dostlarım... Bahtınız açık, yarınlarınız aydınlık, gıdanız muhabbet’ola, sürç ü lisan ettiysek aff’ola...

Sözün özü ; aşk’olsun, aşkımız daim olsun efendim...

Hoşça kalın,

dostça kalın

sevgiyle yaşayın,

benim candan aziz

kadim dostlarım...

 

Haaayyy Hak

Hak dostum Hak...